İcra hukukunda en sık karşılaşılan sorunlardan biri, borçlunun malvarlığını gerçek alacaklılardan kaçırmak amacıyla görünürde başka kişilerle borç ilişkisi kurması veya mevcut olmayan bir borç üzerinden icra takibi başlatılmasıdır. Uygulamada “muvazaalı icra takibi” olarak adlandırılan bu tür işlemler, özellikle alacaklıların tahsil kabiliyetini ciddi biçimde zedelemekte; borçlunun taşınmazlarının, araçlarının veya diğer malvarlığı değerlerinin gerçek dışı bir alacak ilişkisi üzerinden haczedilmesine ve satılmasına yol açabilmektedir.
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 21.01.2026 tarihli, 2025/6061 Esas ve 2026/311 Karar sayılı kararı, tam da bu noktada uygulama açısından son derece önemli bir içtihat ortaya koymaktadır. Kararda, Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesine dayalı olarak açılan muvazaalı icra takibinin iptali davalarında, dava konusu icra takibinin ve bu takip kapsamında yapılacak satış işlemlerinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulup durdurulamayacağı tartışılmıştır.
Bu karar, yalnızca teorik bir muvazaa değerlendirmesi değildir. Aksine, icra hukukunda alacaklıların korunması, borçlunun mal kaçırma ihtimalinin önlenmesi ve muvazaalı takipler yoluyla cebri icra sisteminin kötüye kullanılmasının engellenmesi bakımından uygulamaya doğrudan etki eden bir karardır. Özellikle “muvazaalı icra takibi”, “TBK 19 muvazaa davası”, “ihtiyati tedbir”, “icra takibinin iptali davası” ve “icra hukuku emsal karar” kavramları bakımından kararın dikkatle incelenmesi gerekmektedir.
CN Avukatlık Ofisi olarak bu makalede, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin söz konusu kararını, hem hukuk profesyonellerinin hem de benzer sorunlarla karşılaşan alacaklı veya borçluların anlayabileceği şekilde ele alacağız. Kararın olay örgüsünü, hukuki meselesini, Yargıtay’ın gerekçesini ve uygulamadaki muhtemel sonuçlarını değerlendireceğiz.
Olayın Özeti
Uyuşmazlığın temelinde, davalı üçüncü kişi tarafından davalı borçlu aleyhine başlatılan bir icra takibinin gerçekte muvazaalı olduğu iddiası bulunmaktadır. Davacı taraf, borçlu ile takip alacaklısı olarak görünen kişi arasındaki borç ilişkisinin gerçek olmadığını; icra takibinin, borçlunun malvarlığını gerçek alacaklılardan kaçırmak amacıyla başlatıldığını ileri sürmüştür.
Bu tür uyuşmazlıklarda temel iddia şudur: Borçlu, gerçekte borçlu olmadığı bir kişiye karşı borçluymuş gibi görünmekte; bu kişi de borçlu aleyhine icra takibi başlatmakta ve takip kapsamında borçlunun taşınmazları veya diğer malları haczedilerek satış aşamasına getirilmektedir. Böylece gerçek alacaklıların tahsil imkânı ortadan kaldırılmakta veya ciddi şekilde azaltılmaktadır.
Somut olayda da davacı, davalılar arasındaki takip ilişkisinin gerçek olmadığını, bu nedenle icra takibinin muvazaalı olduğunu ileri sürmüştür. Davacının talebi yalnızca takibin ileride iptal edilmesiyle sınırlı değildir. Çünkü icra takibi devam ettiği sürece borçluya ait taşınmazın cebri icra yoluyla satılması ihtimali bulunmaktadır. Taşınmaz satıldığı takdirde, dava sonunda davacı haklı çıksa bile alacağın tahsili fiilen imkânsız hale gelebilecektir.
Bu nedenle davacı taraf, yargılama süreci tamamlanıncaya kadar muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibinin ve bu takip kapsamındaki satış işlemlerinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasını talep etmiştir. Uyuşmazlık da tam olarak burada ortaya çıkmıştır: TBK 19’a dayalı muvazaalı icra takibinin iptali davasında, icra takibi ve satış işlemleri ihtiyati tedbirle durdurulabilir mi?
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin farklı hukuk daireleri bu konuda birbirinden farklı kararlar vermiştir. Bir daire, davanın konusunun doğrudan muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibi olduğunu ve takibin devam etmesi halinde davacının telafisi güç zararlara uğrayabileceğini kabul ederek ihtiyati tedbir verilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Diğer daire ise, tasarrufun iptali davalarındaki ihtiyati haciz düzenlemelerine ve icra takibinin durdurulmasının sınırlı hallerde mümkün olduğuna işaret ederek ihtiyati tedbir talebine daha dar yaklaşmıştır.
Bölge adliye mahkemeleri arasındaki bu farklı uygulama nedeniyle konu, uygulama birliğinin sağlanması amacıyla Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin önüne gelmiştir.
Hukuki Meselenin Analizi
Kararın merkezindeki hukuki mesele, TBK’nın 19. maddesine dayalı muvazaa davaları ile İcra ve İflas Kanunu’nda düzenlenen tasarrufun iptali davaları arasındaki farkın doğru kurulmasıdır. Uygulamada bu iki dava türü zaman zaman birbirine karıştırılmaktadır. Oysa dava sebepleri, hukuki dayanakları ve geçici hukuki koruma bakımından farklı sonuçlar doğurabilmektedir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 19. maddesi, sözleşmelerde tarafların gerçek ve ortak iradelerinin esas alınacağını düzenlemektedir. Muvazaa, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan görünürde bir işlem yapmalarıdır. Bu işlem, çoğu zaman dış dünyaya geçerli bir hukuki ilişki varmış gibi gösterilir. Ancak tarafların asıl amacı, görünürdeki hukuki sonucun doğması değildir.
Muvazaalı icra takibinde ise klasik anlamda yalnızca bir sözleşme değil, icra sistemi de görünürdeki bu hukuki ilişkiye araç edilmektedir. Örneğin, borçlu ile üçüncü kişi arasında gerçekte mevcut olmayan bir borç ilişkisi varmış gibi kambiyo senedi düzenlenebilir veya mevcut olmayan bir alacağa dayanılarak icra takibi başlatılabilir. Ardından bu takip kapsamında borçlunun malvarlığı haczedilir ve satışa çıkarılır. Böylece gerçek alacaklılar, borçlunun malvarlığına ulaşmakta zorlanır.
Bu tür davalarda davacı çoğunlukla şunu ileri sürer: “Davalılar arasındaki borç ilişkisi gerçek değildir; icra takibi alacaklıları zarara uğratmak amacıyla başlatılmıştır; bu nedenle takip muvazaalıdır ve iptal edilmelidir.”
Burada geçici hukuki koruma ihtiyacı çok belirgindir. Çünkü dava sonuçlanıncaya kadar icra takibi ilerleyebilir, taşınmaz satışa çıkarılabilir, ihale yapılabilir ve mal üçüncü kişilere geçebilir. Dava sonunda muvazaa kabul edilse bile, geçen süre içinde malvarlığı değerinin el değiştirmiş olması davacının alacağına kavuşmasını güçleştirebilir. Hatta bazı hallerde imkânsız hale getirebilir.
İhtiyati tedbir, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 389. maddesinde düzenlenen geçici hukuki koruma yoludur. Kanuna göre mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağı veya tamamen imkânsız hale geleceği yahut gecikme sebebiyle ciddi zarar doğacağı hallerde ihtiyati tedbir kararı verilebilir. Bu açıdan ihtiyati tedbirin amacı, dava konusu hakkı yargılama sonuna kadar korumaktır.
İhtiyati haciz ise farklı bir kurumdur. İhtiyati haciz, para alacaklarının güvence altına alınmasına yönelik bir geçici hukuki korumadır. Alacaklının ileride yapacağı veya yaptığı takip sonucunda alacağını tahsil edebilmesini sağlamak amacıyla borçlunun mallarına geçici olarak el konulmasını sağlar. Ancak ihtiyati haciz, kural olarak dava konusu hakkın aynen korunmasına değil, alacağın güvence altına alınmasına hizmet eder.
Yargıtay kararında da bu ayrım özellikle vurgulanmıştır. İhtiyati tedbir ile ihtiyati haciz arasındaki fark, somut olayın çözümü bakımından belirleyici olmuştur. Çünkü TBK 19’a dayalı muvazaalı icra takibinin iptali davasında talep, doğrudan dava konusu edilen icra takibinin gerçek dışı olduğunun tespitine ve bu takibin etkisiz hale getirilmesine yöneliktir. Bu nedenle geçici koruma da doğrudan bu takibin ve bu takibe bağlı satış işlemlerinin durdurulması şeklinde gündeme gelmektedir.
Yargıtay’ın Gerekçesi ve Değerlendirmesi
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, bölge adliye mahkemeleri arasındaki görüş ayrılığını giderirken, öncelikle davanın hukuki niteliğini netleştirmiştir. Daireye göre, uyuşmazlık İİK’nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen klasik tasarrufun iptali davası olarak değil, TBK’nın 19. maddesine dayalı muvazaalı icra takibinin iptali davası olarak değerlendirilmelidir.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü tasarrufun iptali davalarında İİK’nın 281/2. maddesi gereğince ihtiyati haciz kurumuna özel bir yer verilmiştir. Bu tür davalarda, borçlunun üçüncü kişilere yaptığı tasarrufların alacaklı yönünden hükümsüz sayılması amaçlanır. Kanun koyucu, tasarrufun iptali davaları bakımından geçici hukuki koruma olarak ihtiyati haczi açıkça düzenlemiştir.
Ancak TBK 19’a dayalı muvazaa davalarında aynı şekilde açık bir ihtiyati haciz düzenlemesi bulunmamaktadır. Dahası, somut olayda davacının talebi borçlunun genel malvarlığına el konulması değil, doğrudan dava konusu olan muvazaalı icra takibinin ve bu takibe bağlı satış işlemlerinin durdurulmasıdır. Bu yönüyle talep, ihtiyati hacizden ziyade ihtiyati tedbir niteliğindedir.
Yargıtay, muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibinin devam etmesi halinde doğabilecek zararı da somut biçimde değerlendirmiştir. Karara göre, davalı üçüncü kişi tarafından davalı borçlu aleyhine başlatıldığı ileri sürülen muvazaalı takip kapsamında borçluya ait taşınmazın cebri icra yoluyla satılması mümkündür. Eğer taşınmaz gerçek değerinin çok altında bir bedelle satılırsa, davacı alacaklının ileride alacağını tahsil etme imkânı ortadan kalkabilir.
Bu noktada Yargıtay’ın yaklaşımı oldukça gerçekçidir. Zira cebri icra satışlarında taşınmazın rayiç değeri ile satış bedeli arasında önemli farklar oluşabilmektedir. Özellikle muvazaalı bir takipte satış süreci, gerçek alacaklıları zarara uğratacak şekilde kullanılabilir. Taşınmazın düşük bedelle satılması halinde icra dosyasına giren para, taşınmazın gerçek ekonomik değerini yansıtmayabilir. Böyle bir durumda davacı alacaklı, muvazaalı takip dosyasındaki paralar üzerine ihtiyati haciz koydursa bile zararını tam olarak önleyemeyebilir.
Yargıtay bu nedenle, yalnızca satış bedeli üzerine ileride ihtiyati haciz konulmasının yeterli bir koruma sağlamayacağını kabul etmiştir. Çünkü sorun sadece icra dosyasına para girmesi değildir; sorun, borçlunun malvarlığındaki gerçek değerin düşük bedelle elden çıkarılması ve gerçek alacaklıların tahsil imkânının ortadan kaldırılmasıdır.
Kararın en önemli sonucu şudur: TBK 19’a dayalı olarak açılan muvazaalı icra takibinin iptali davalarında, gerekli şartlar oluşmuşsa muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibi ve bu takip kapsamındaki satış işlemleri ihtiyati tedbir kararıyla durdurulabilir.
Yargıtay burada otomatik bir tedbir zorunluluğu getirmemektedir. Her somut olayda HMK 389’daki şartlar değerlendirilmelidir. Yani davacı, iddiasını yaklaşık ispat düzeyinde ortaya koymalı; tedbir verilmezse hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağını veya telafisi güç zarar doğacağını göstermelidir. Ancak bu şartlar mevcutsa, mahkeme “bu ancak ihtiyati haciz konusu olabilir” diyerek tedbir talebini reddetmemelidir.
Bu yönüyle karar, uygulamada sıkça karşılaşılan bir yanılgıyı da düzeltmektedir. Muvazaalı icra takibinin iptali davası, her durumda klasik tasarrufun iptali davası gibi ele alınamaz. Davanın TBK 19’a dayanması ve dava konusu işlemin bizzat icra takibi olması halinde, ihtiyati tedbir kurumu devreye girebilir.
Kararın Uygulamaya Yansımaları
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bu kararı, özellikle alacaklı vekilleri, icra hukukuyla ilgilenen avukatlar ve borçlu malvarlığının muvazaalı takiplerle eritildiğini düşünen kişiler bakımından önemli sonuçlar doğuracaktır.
Öncelikle karar, muvazaalı icra takibi iddiasıyla açılacak davalarda geçici hukuki koruma talebinin nasıl kurulması gerektiğini göstermektedir. Davacı taraf, yalnızca “takip muvazaalıdır” demekle yetinmemeli; takibin devam etmesi halinde hangi malvarlığı değerlerinin satılabileceğini, satışın neden telafisi güç zarar doğuracağını ve ihtiyati tedbirin neden zorunlu olduğunu somutlaştırmalıdır.
Örneğin borçluya ait taşınmazın satış aşamasına geldiği, kıymet takdirinin yapıldığı, satış ilanının hazırlandığı veya satış günü verildiği hallerde ihtiyati tedbir talebinin önemi daha da artacaktır. Çünkü bu aşamada takibin devamı, davacının alacağını tahsil edebilme imkânını doğrudan etkileyebilir.
İkinci olarak karar, mahkemelerin TBK 19’a dayalı muvazaa davaları ile İİK 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali davalarını birbirinden ayırması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu ayrım yapılmadığında, yanlış geçici hukuki koruma türüne göre değerlendirme yapılabilir. Nitekim Yargıtay’ın incelediği uyuşmazlıkta da görüş ayrılığının temelinde bu nitelendirme farkı bulunmaktadır.
Üçüncü olarak karar, icra takibinin kendisinin dava konusu edildiği hallerde ihtiyati tedbirin mümkün olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu, uygulamada özellikle kambiyo senetlerine dayalı takipler bakımından önemlidir. Kambiyo senetleri, şekli geçerliliği nedeniyle güçlü takip araçlarıdır. Ancak bu senetlerin muvazaalı olarak düzenlendiği veya gerçek bir borç ilişkisine dayanmadığı iddiası ciddi delillerle ileri sürülüyorsa, mahkeme bu iddiayı geçici hukuki koruma aşamasında da değerlendirmek durumundadır.
Dördüncü olarak karar, cebri icra satışlarının geri dönülmesi güç sonuçlar doğurabileceğini kabul etmektedir. İhale süreci tamamlandıktan sonra taşınmazın üçüncü kişilere geçmesi, tapu kaydının değişmesi, satış bedelinin dosyaya girmesi ve paranın paylaştırılması gibi işlemler, dava sonunda verilen kararın etkisini zayıflatabilir. Bu nedenle ihtiyati tedbir, yalnızca davacının bireysel menfaatini değil, yargılamanın etkinliğini de koruyan bir araçtır.
Bununla birlikte, kararın kötüye kullanılmaması da gerekir. Her icra takibine karşı “muvazaa” iddiası ileri sürülerek takibin durdurulması talep edilemez. Mahkemeler, ihtiyati tedbir kararı verirken yaklaşık ispat koşulunu dikkatle incelemelidir. Davacının sunduğu deliller, taraflar arasındaki ilişki, takip tarihi, takip konusu alacağın dayanağı, borçlunun malvarlığı hareketleri, satış aşaması ve davacının alacak durumunun birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Aksi halde gerçek alacaklıların alacaklarını tahsil etmeleri haksız biçimde geciktirilebilir. Bu nedenle Yargıtay kararının özü, her muvazaa iddiasında otomatik tedbir verilmesi değil; TBK 19’a dayalı muvazaalı icra takibinin iptali davasında ihtiyati tedbirin hukuken mümkün olduğunun kabul edilmesidir.
Sonuç ve CN Avukatlık Ofisi’nin Görüşü
Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 21.01.2026 tarihli kararı, icra hukuku ve borçlar hukuku kesişiminde önemli bir uygulama birliği sağlamaktadır. Karara göre, TBK’nın 19. maddesine dayalı muvazaalı icra takibinin iptali davalarında, şartları mevcutsa dava konusu icra takibinin ve bu takip kapsamındaki satış işlemlerinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulması mümkündür.
Bu kararın en güçlü yönü, geçici hukuki koruma kurumlarını şekli değil, amaca uygun biçimde değerlendirmesidir. Muvazaalı olduğu iddia edilen icra takibi devam ederken borçluya ait taşınmazın satılması, davacının alacağını tahsil etmesini imkânsız hale getirebilir. Böyle bir durumda yalnızca satış bedeli üzerine ihtiyati haciz konulması yeterli koruma sağlamayabilir. Çünkü taşınmazın gerçek değerinden çok daha düşük bedelle satılması halinde, davacının uğrayacağı zarar fiilen kaçınılmaz hale gelebilir.
CN Avukatlık Ofisi olarak kanaatimizce bu karar, muvazaalı takiplerle mücadelede alacaklılar açısından güçlü bir hukuki dayanak oluşturmaktadır. Ancak her dosyanın kendi delil durumu içinde değerlendirilmesi gerekir. Muvazaalı icra takibi iddiasında bulunacak tarafın, iddiasını somut vakıalarla desteklemesi; taraflar arasındaki ilişkiyi, takip konusu borcun gerçek dışı olduğunu düşündüren emareleri ve satış işlemlerinin doğuracağı telafisi güç zararları açık biçimde ortaya koyması önemlidir.
Benzer şekilde, hakkında muvazaalı takip iddiası ileri sürülen kişilerin de gerçek alacak ilişkisini, borcun kaynağını ve takibin hukuka uygunluğunu güçlü delillerle ispatlaması gerekebilir. Dolayısıyla bu tür uyuşmazlıklar, hem icra hukuku hem borçlar hukuku hem de usul hukuku bakımından dikkatli bir strateji gerektirir.
Muvazaalı icra takibi, ihtiyati tedbir, icra takibinin iptali davası, tasarrufun iptali davası veya alacak tahsili süreçleriyle ilgili benzer bir hukuki sorun yaşıyorsanız, sürecin en başında profesyonel destek alınması hak kaybını önleyebilir. CN Avukatlık Ofisi olarak, icra hukuku ve alacak uyuşmazlıkları alanında hukuki değerlendirme ve dava stratejisi desteği sunmaktayız. Detaylı bilgi ve hukuki danışmanlık için cecenhukuk.com üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.









İlk yorum yapan siz olun