YÖNETMEN: Jean-Pierre Melville OYUNCULAR: Alain Delon, François Périer, Nathalie Delon, Cathy Rosier, Jacques Leroy, Michel Boisrond SENARYO: Jean-Pierre Melville, Georges Pellegrin (Joan McLeod’un “The Ronin” adlı romanından) YAPIMCI: Raymond Borderie, Eugene Lépicier (105 dk.)

Bu başyapıt, bir filmin yönetmenin elinden çıktıktan sonra artık nasıl da kendisine ait olmadığını, filmin kendi yolunu bir şekilde çizdiğini ve izleyenlerin onu nereye oturttuğunun güzel de bir örneğidir. Jean-Pierre Melville “Le Samourai”da şizofren bir kiralık katilin hikayesini anlattığını söyler. Oysa izleyiciler ve filmin hayranları Jef Costello’yu şizofrenisiyle değil “cool olmak” tanımının belki de doğuşuna katkıda bulunan ve yalnızlığının verdiği melankoliyle büyüleyen bir karakter olarak içselleştirdiler.
Aslında bütün bunların yanısıra Jef’in Alain Delon’un donuk mavi gözlerinin ardında ruhunun artık boşaldığı bir adam olduğu ve kendi ölümüne doğru yarı-bilinçli bir yolculuğa çıktığı “Le Samourai”, şizofren bir kiralık katilin hikayesinden çok öte bir filmdir…
Melville’in filmi Samuray’ın Bushido Kitabından bir alıntıyla başlar: “Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur; belki ormandaki kaplanınki hariç…” hemen ardından yatağında takım elbisesi içinde sırt üstü yatmış Jef, jenerik boyunca sakin sakin sigarasını içer. Kiliselerde tabut içinde süslenip, giydirilen ve sevdiklerine gösterilen cesetler gibidir. Jef Costello’nun derin yalnızlığına eşlik eden tek şey kafesinde sürekli cikleyen minik bir kuştur.
“Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur; belki ormandaki kaplanınki hariç…”

Şimdi filmi üçe bölüp devam edelim; Jef’i tanıdığımız ve işini nasıl yaptığını gördüğümüz ilk bölüm onun yeni işine yaptığı titiz ve rutin hazırlıkların detaylı bir sunumundan oluşuyor. Bir araba çalar, silahı satın alır ve kendi sahte şahitlerini oluşturur. Sonunda arabasının kontağını kapatmadan hedefinin (bir gece kulübü) önünde parkeder. Kulübün patronu Martey’i en ufak bir tereddüt göstermeden öldürür. İşini bitirip odadan çıkarken kulübün piyanisti Valerie’yle gözgöze gelir. Jef artık görünür olmuştur! Hemen oradan kaçar, ama bu, aslında sonun başlangıcıdır.
İkinci bölüm koca bir polis sorgusudur. O gece toplanan şüphelilerin arasında Jef de vardır. Üstelik cinayet sırasında giydiği herşey üzerindedir. Yani teşhis edilmesi çok kolaydır. Tanıklarla yüzleştirilir. İnatçı bir polis dedektifi Jef’in katil olduğuna inanır ama sahte tanıklar sayesinde ve piyanist Valerie’nin ondan yana ifade vermesiyle serbest kalır.
Ancak Valerie’nin onu teşhis etmemesi Jef’i etkiler haliyle.
Üçüncü bölüm hem polisin hem de artık görünür olduğu ve dikkat çektiği için işvereninin takip altına aldığı, Paris ormanında giderek daralan bir çemberin ortasındaki ‘yaralı kurt’un kendi sonuna doğru gidişini anlatır. Müşterisi ona yeni bir iş teklifi yapar. Onu net olarak gören kişiyi yani Valerie’yi öldürmesini ister.
Valerie’nin filmdeki konumu dikkat çekici bir görsellikle desteklenir. Valerie’nin leopar desenli kürkle iki defa net bir şekilde gözükmesi boşuna değildir (baştaki alıntıyı anımsayın). Jef kendisini neden teşhis etmediğini ona sorduğunda üzerinde siyah bir elbiseyle bembeyaz bir koltukta oturuyordur. Jef’in sonunda polis tarafından vurulmasına sebep olacak ikinci buluşmada ise siyah bir taburenin üzerinde bu sefer bembeyaz bir elbiseyledir. Ancak filmin hikayesi içinde Valerie’nin Jef’in işvereni olan Olivier ile aynı evde yaşadığı, bu yüzden yanlış ifade verdiği gerçeği vardır. Jef bunu Olivier’i öldürmeye gittiği zaman farkettiğinde Valerie’ye olan bakışı tümüyle değişir.
Valerie’nin Jef’in ölüm meleği olduğu ve Jef’in de son tahlilde bunu bile bile ölmeye onun yanına gittiği apaçık belli edilir. Hayatla olan tüm bağlarına bir bir veda ettiği bize kısa sahnelerle gösterilir aslında. ‘Son iş’inin bulunduğu yerin önüne geldiğinde arabasının kontağını bu kez kapatarak parkeder. Vestiyere şapkasını bırakır ama fişini almak umurunda değildir. Barmen “Buraya gelmemeliydin, git burdan” der. Jef’in cevabı manidardır: “gitmek üzereyim”.

Jef Costello sinema tarihinin en yalnız karakterlerinden biridir…
Filmin hemen başında Jef çalıntı arabasıyla kırmızı ışıkta beklerken başka bir arabada güzel bir kadın ona bakar ve net bir şekilde gülümser. Jef bu kadını görür ama ona hiç aldırış etmez. Bazı yazarlara göre ölüm meleği filmin hemen başında kendisini başka bir kadın suretinde göstermiştir. Oysa Melville yine son noktayı koyar: “Bu sahne Jef’in şizofrenisini gösterir. Normal bir adam kendisine öyle gülümseyen bir kadını takip eder, en azından bir karşılık verir. Ama Jef hissizdir, hiçbir şey onu görevinden saptıramaz.”
“Le Samourai” işte böyle karizmatik, melankolik ve zengin bir filmdir. Luc Besson’un “Leon”unun, Jim Jarmush’un “Hayalet Köpek”inin (Ghost Dog: The Way Of The Samurai), John Woo’nun “The Killer”ının ve daha bir çok kiralık katil filminin de (en son Anton Corbijn’in “The American – Centilmen”ı da eklendi) temelini oluşturur.
Alain Delon’un kariyerindeki en iyi performansını sergilediği filmde karakterler sadece gerektiği zamanlarda konuşurlar. Sadece Melville’in büyük bir titizlikle ve kusursuzca yarattığı stilize anlatımının gücüyle değil, diyalogların en ekonomik ve doğru kullanılmasıyla da önemli bir filmdir “Le Samourai”. Trençkotu, zaman zaman gözlerini örten fötr şapkası, beyaz eldivenleri ve Gitanes sigarasıyla Jef Costello da sinemanın görüp göreceği en yalnız adamlardan biridir!
__
Le Samourai (1967): Bir Karakter Olarak Sessizlik
“Samurayın yalnızlığından daha büyük bir yalnızlık yoktur; belki ormandaki kaplanınki hariç.”
Bushido Kitabı
Sıradan, alışılmış bir kiralık katil hikâyesini görsellik ve yönetmenlik ile ustaca harmanlayarak stilize hale getiren Jean-Pierre Melville, Le Samourai (Kiralık Katil) ile sinema tarihinin önemli filmlerinden birine imza atmıştır. Şimdiye kadar izlemiş olduğum filmler içerisinde en estetik açılışa sahip olan yapım, yukarıda alıntıladığım samuray ahlak kuralları olarak bilinen Bushido Felsefesi’nden alıntı ile başlıyor. Filmin ilk sekansında sabit bir kameradan gördüğümüz, buram buram yalnızlık kokan bir kompozisyon. Bu kompozisyonda, iki büyük pencereden sızan gri ışık ile aydınlatılan bir odada, büyük bir yatağın üzerine elbiseleri ile uzanmış, sigara dumanını tavana doğru üfleyen bir adam ve salonun ortasında sehpanın üzerinde kafes içerisinde tek kuş bulunmaktadır. Dışarıdan gelen yağmur ve araç sesleri, kafesteki kuşun ötmesi ve sigara dumanının hareketleri olmasa melankolinin tavan yaptığı bir tabloya baktığımızı düşünürdük. Bizi bu düşünceden uzaklaştıracak hamle de Melville’in izleyicinin kendine gelmesini sağlayacak kamera hareketi. Bu kamera hareketi ile beraber bakakaldığımız tablo hareketlilik kazanıyor.
Bir Karakter Olarak Sessizlik
İki günlük dilimde geçen olayları yönetmen, sinemada çoğunlukla kullanılan anlatım biçimlerinden “gösterebiliyorsan söyletme” yaklaşımını adeta şiar edinmişçesine, sessizliği sadece karakterleri gerektiği yerlerde elzem cümlelerle konuşturarak kırıyor. Öyle ki filmde ilk on dakika (daha sonra da tekrar edecek ritüelleşmiş hazırlık süreci) boyunca yalnızca dış sesler duyulur. Filmdeki bu sessizlik, yapımın karakteristik özelliğini de belirlediği için ayrı bir karakter olarak da ele alınabilir. Filmin genel işleyişini ve ruhunu da özetlediğinden bu söylemi Sartre’ın ekzistansiyalizme bakışı ile açıklamaya çalışalım. Ekzistansiyalizm sözcüğünün moda olduğunu ve yanlış kullanıldığını söyleyen Sartre, dört elle bu felsefeye sarılanların onların işine yarayacak hiçbir şey getirmeyeceğini dile getirdikten sonra sözcüğün, “Gerçekte ekzistansiyalizm en az çoşku verici, en sıkı bir öğretidir” şeklinde algılanması gerektiğini dile getirmektedir. Bu cümledeki “en az çoşku verici, en sıkı” tabiri, Le Samourai filmini ifade edecek en uygun tabirdir. Film her ne kadar durağan bir şekilde ilerlese de (az coşku verici olsa da) yarattığı Jef Costello karakteri daha sonraki birçok kiralık katil filminin karakter bazda örneğini teşkil etmektedir (ne kadar sıkı olduğunun kanıtıdır).
Sessizliğin bir karakter olarak ele alınması olayını Sartre’ın varoluşçu felsefesinden yararlanarak benzeştirebiliriz. Sartre felsefesini, “Varoluş (existence) özden (essence) önce gelir. İsterseniz buna kalkış noktası olarak benliği almak da diyebilirsiniz” şeklinde ifade etmektedir. Konu ile ilgili daha açıklayıcı olması açısından verdiği kâğıt bıçağı ve onu oluşturan zanaatkâr arasında kurduğu existence ve essence bağını, kâğıt bıçağının bir emekçi elinden çıkış sürecinde, zanaatkârın ne ürettiğini ve üretimin ne tarz kademeler ve özellikler gerektirdiğini bilerek üretime başladığını, dolayısıyla üretimin üretilenden önce geldiği şeklinde açıklamaktadır. Bu örneklemeyi Jef Costello ve filmin anlatı dili ile sessizlik arasında kuracak olursak, dili oluşturan yapı ve karakterin mizacını çizen yapıyı existance, bunların varoluşunun özünü oluşturan sessizliği ise essence olarak ele alabiliriz. Bu bakımdan sessizliğin sadece bir etken değil aynı zamanda da bir karakter olarak filmde yer ettiğini düşünüyorum.
Şizofreni ve Coolluk
Alain Delon’un muhteşem oyunculuğu ile büründüğü cool kişiliği 70’ler Amerikan gangster filmlerine ilham vermiş ve kendisinden sonra gelen kiralık katil filmlerinde oluşturulan karakterleri etkilemiştir. John Woo’nun yönetmenliğini yaptığı “The Killer”, Jarmusch’un “The Ghost Dog: The Way of the Samurai” ve Tarantino filmlerinde Melville’in Le Samourai filminin etkilerini görmek mümkün. Aynı zamanda bir fenomen haline dönüşen Luc Besson’un Leon karakteri ve Martin Scorsese’in Travis Bickle karakterinin büyük oranda Jef Costello ile benzerlik gösterdiği aşikar. Az konuşan, konuştuğunda da kısa ve soğuk cümleler kuran, rakibine silahını çekmesi için zaman tanıyan ve her daim şık giyinen özellikleri ile izleyicilerin sinema tarihinin en cool karakteri olarak tanımladığı Jef Costello karakterini, yaratıcısı Melville cool değil şizofren olarak tanımlar. Bu noktada birçok film için söylenen, “yaratıcısının elinden çıktıktan sonra kendisine ait olmaktan uzaklaşan” filmlerin başında geliyor Le Samourai. Farklı şekillerde yorumlamaları mevcut olan, filmin başlarında Jef’in kırmızı ışıktayken başka bir araçtaki güzel kadının ona bakmasına aldırış etmediği sekans için Melville, karakterin şizofrenisinin dışa vuruşunun sergilenişi olduğunu söyler. Peki Costello karakterinin şizofrenik özellikler gösterdiğini film boyunca sadece tek sekansta görürken (Melville izah etmeseydi onu da göremeyecektik), film boyunca karakterin cool imajı çizdiğini düşündüğümüzde yönetmenin ürettiğinin kendi isteği dışında bir imaja bürünmesini nasıl değerlendirmeliyiz? Şizofreni genellikle, gerçeklik algısı bozukluğu, sosyal ve mesleki işlev bozukluğu, işitsel halüsinasyonlar ve garip sanrıların tezahürüyle açıklanan bir terim. Costello ise yaptığı konuşmaları mantıksal çerçevede gerçekleştiren, cinayet olaylarını titiz ve planlı bir şekilde sonlandıran, nesnel ve soyut olayları reeldeki karşılığı ile algılayan bir karakter. Bu açıdan baktığımızda şizofreni özelliği gösterme olasılığı yok denecek kadar azalıyor. Sıradan birey özelliğinin dışında gösterdiği kendini toplumdan soyutlama olayını, şizofreni özelliğinden çok filmdeki samuray algısı ile değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü filmdeki Bushido Felsefesi ile yapılan gönderme ile modern çağın samuray imajı çizilmiştir ve unutulmamalıdır ki samuraylar yalnız yaşar.
Planlı Bir Son
Filmin başlarında yer alan alıntının önemi sadece belirttiğim noktaları kapsamıyor. Filmin bütünü için düşünülmeli ve her sekansı izlerken aklımızın bir köşesinde bulunmalı. Cümleye bir kere daha dikkat ettiğimizde samurayın yalnızlığının sadece ormanda yaşayan kaplanın yalnızlığı ile eşdeğerlik gösterdiği vurgusu var. Bu vurgunun filmdeki yansımasını ise şimdiye kadar yapılmış en sade fakat her bir ince ayrıntısına kadar düşünülmüş kusursuz sorgu sahnesinde görürüz. Piyanist kadının üzerinde görülen kaplan desenli kürk ile filmin ilerleyen sahnelerinde ve sonucun nasıl gerçekleşeceği konusunda başlarda yapılan bu gönderme, filmin başında kullanılan cümlenin sadece bir alıntı olmadığı, filmin bu cümle üzerine kurulduğunun bir göstergesi. Le Samourai filmini kendi adıma kusursuz kılan noktada bu. En ufak ayrıntıya kadar her şeyin planlı ve kusursuz bir şekilde işlenmesi.
Sorgu sahnelerinde komiserin odalar arası geçişleri ve Jef Costello’nun metroyu ve binaların giriş çıkışlarını akıllıca kullanması, Melville’in yönetmenlik harikası yaratarak, elinde bulunan materyalleri filme nasıl ustaca işlediğini gösteriyor. Sorgu sahnelerinde komiserin odalar arası geçişlerini Paul Thomas Anderson’un filmlerinde kullandığı karakterlerini takip eden uzun plan sekansları ile görme isteğim ise daimi olarak kalacak. O sahnelerde kurgulu geçişler yerine tek plan olarak kamera takipli geçişler kullanılsaydı sanırım benim için şimdiye kadar yapılmış en iyi film olacaktı Le Samourai.
Filmin sonunda Costello’nun hiç atlamadan tekrar ettiği ritüellerinden vazgeçmesi, onları bir kenara bırakması samurayların sonlarını bilmelerinin bir parçası. Tüm hayatını bir plan çerçevesi içerisinde geçiren modern samurayın kendi sonunu da planlamasını beklememek olmazdı. Tekrar Bushido’ya döncek olursak, Daidoji Yuzan’ın şu sözlerini hatırlamalıyız: “Samuray olan kişi her şeyden önce bilmelidir ve gündüz ve gece asla aklından çıkartmamalıdır ki, o ölmek zorundadır.”











İlk yorum yapan siz olun