İçeriğe geç

AVUKATLIK MESLEĞİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE GÜNÜMÜZDEKİ İMAJI


Giriş

Avukatlık mesleği, bireyin hukuki sorunlarında yol gösterici olan, gerektiğinde bireyi temsil ederek haklarını savunan bir meslek olarak bilinir. Ancak bu işlev, tarih boyunca her zaman böyle algılanmamıştır. Özellikle Osmanlı döneminde avukatlık, toplum nezdinde “ara bozucu” ve “menfaatçi” bir meslek olarak görülmüştür. Bu olumsuz algının, zamanla devlet tarafından avukatlara yüklenen sorumluluk ve yetkilerin sınırlandırılmasıyla daha da pekiştiği söylenebilir. Bu makale, avukatlık mesleğinin tarihsel gelişimini, günümüzdeki imajını ve bu imajın iyileştirilmesine yönelik çözüm önerilerini ele alacaktır.

Avukatlığın Tarihsel Gelişimi

Avukatlık mesleğinin başlangıcı, Osmanlı dönemindeki arzuhalciler ile ilişkilendirilmektedir. Ancak arzuhalciler, hukuki bilgileriyle değil, daha çok tecrübeleriyle taraflara yardımcı olurlardı. Zamanla yozlaşan bu meslek, dava vekilliği adı altında yeni bir forma büründü. Ne var ki, bu dönemde de dava vekilliği, halk arasında “ayak kavafı” (yürüyen, ayaklı esnaf) ve “tezvir” (yalancı, ara bozucu) olarak nitelendirildi. Avukatlara yönelik “yalancı, sahtekâr” ithamları da bu dönemde başladı.

Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti, hukuk sistemini yeniden yapılandırmak amacıyla mahkemeler teşkilatını kurdu ve 1880 yılında Mekteb-i Hukuku Sultani‘yi (İstanbul Hukuk Fakültesi) açtı. İlk mezunların çoğu gayrimüslimlerden oluşmaktaydı; çünkü dava vekilliği Müslüman toplum tarafından “rezil” bir meslek olarak görülmekteydi. Cumhuriyet döneminde ise avukatlık mesleği yeniden düzenlendi. 1924 yılında yürürlüğe giren 460 sayılı Muhamat Yasası ile baroların kurulması sağlanmış ve baroya kayıtlı olmayan kişilerin dava vekilliği yapmaları engellenmiştir.

1938 yılında çıkarılan 3499 sayılı Avukatlık Kanunu ise avukatlık mesleğini sıkı denetim altına aldı. Bu kanuna göre, avukatlar yerleşik ideolojiye aykırı davalar aldıklarında meslekten ihraç edilebiliyordu. Avukatlık mesleği, Cumhuriyet dönemi boyunca devletin vesayeti altında şekillendi ve avukatlar, devletin çıkarlarına ters düşmemek kaydıyla faaliyetlerini sürdürebildiler. Özellikle 1971 ve 1980 darbeleri sonrasında avukatlar, çeşitli baskılarla karşılaştılar; sıkıyönetim davalarında görev alan avukatlar hakkında davalar açıldı ve tutuklandılar.

Cumhuriyet Sonrası Dönem ve Avukatlık İmajı

Cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’lere kadar, avukatlık mesleği büyük ölçüde devletin vesayeti altında yürütülen bir iş takipçiliği olarak kaldı. Ancak 1970’li yılların sonlarından itibaren, avukatlar birey ile devlet arasındaki ihtilaflarda bireyin haklarını savunmaya başladılar. Bu süreçte, devlete karşı durabilen, hak arayan avukatlar toplumda nadir görülse de, mesleğin imajını olumlu yönde etkiledi.

Ancak, mesleğin doğasından kaynaklanan bazı olumsuz algılar günümüze kadar taşındı. Avukatlar, çoğu zaman “yalancı”, “ara bozucu” ve “menfaatçi” olarak görülmektedir. Bunun yanında, avukatlık mesleği devletin bireyler arası ihtilaflarda değil, daha çok alacak takipçiliği ve tahsilat işlemleriyle sınırlı bir alan içinde kısıtlanmıştır. Özellikle son yıllarda, avukatlık ücret tarifelerindeki iyileştirmeler, mesleği sadece “iyi para kazandıran” bir iş olarak görenlerin sayısını artırmıştır.

Günümüzde Avukatlık Mesleğinin Sorunları ve Çözüm Önerileri

Avukatlık mesleği, günümüzde çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Bunlardan ilki, meslekle ilgili kalite ve yeterlilik sorunudur. Hukuk fakültelerinin sayısının artması ve mezun sayısının fazlalığı, yeterli deneyim ve bilgiye sahip olmayan kişilerin avukatlık yapmasına neden olmaktadır. Staj sürecinin yetersizliği ve staj sonrasında herhangi bir yeterlilik sınavının yapılmaması da bu sorunu daha da derinleştirmektedir. Bu noktada, avukatlık stajının iki yıla çıkarılması ve staj sonrasında yapılacak sınavın avukatlık mesleğiyle ilgili sorular içermesi önem arz etmektedir.

Ayrıca, baro yönetimi ve seçim sistemleri de günümüz koşullarına uygun değildir. Özellikle büyük barolarda, mevcut yönetim yapısıyla avukatların mesleki faaliyetlerinin denetlenmesi mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, baro yönetimlerinin yeniden yapılandırılması, seçim sistemlerinin ve süresinin değiştirilmesi gerekmektedir. Nispi temsil esasına dayalı bir seçim sistemi, baroların daha demokratik bir yapıya kavuşmasını sağlayabilir.

Bunun yanı sıra, tekel hakkı da avukatlık mesleği için hem fayda hem de zararlar doğurabilecek bir uygulamadır. Özellikle avukatlık ücret tarifesinin yüksek olduğu durumlarda, bu tekel hakkı toplumun bazı kesimleri için erişilemez bir hale gelmektedir. Bu noktada, adli yardım taleplerinin kusursuz bir hizmetle karşılanması, avukatlık mesleğinin toplumsal sorumluluğunun bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır.

Sonuç

Avukatlık mesleği, tarihsel süreç içerisinde birçok dönüşüm geçirmiş ve günümüzde hala çeşitli zorluklarla mücadele etmektedir. Mesleğin imajını iyileştirmek için, öncelikle mesleki kalite ve yeterlilik standartlarının artırılması, baro yönetimlerinin daha demokratik hale getirilmesi ve adli yardım gibi toplumsal sorumlulukların titizlikle yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu adımlar atılmadığı takdirde, avukatlık mesleğinin toplum nezdindeki olumsuz imajı devam edecek ve mesleğin itibarı daha da zedelenecektir.