İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KIYILARDA VATANDAŞIN ERİŞİM HAKKI: YARGITAY’DAN EMSAL NİTELİKTE KARAR

Kıyı Şeridine Erişim Hakkı ve Yargıtay’ın Emsal Niteliğindeki Kararı

Türkiye’nin dört bir yanındaki sahillerde yaz aylarıyla birlikte sıkça gündeme gelen bir sorun, artık yüksek yargının önünde açık ve yönlendirici bir çözüme kavuşmuştur. Kıyı alanlarında faaliyet gösteren özel işletmelerin, o alanda hizmet satın almayan vatandaşları denize girmekten alıkoyup koyamayacağı sorusu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 2025/98 sayılı kararıyla artık büyük ölçüde netleşmiştir. İzmir Çeşme’de yaşanan ve bir doktorun plajda havlusunu sererek denize girmek istemesiyle başlayan olay, önce yerel mahkemede işletme çalışanı ve yöneticisi aleyhine mahkûmiyetle sonuçlanmış, ardından bu karar Yargıtay tarafından onanarak Türkiye genelinde güçlü, yönlendirici bir emsal niteliği kazanmıştır. Belirtmek gerekir ki Türk hukuk sisteminde common law tarzı mutlak bağlayıcı içtihat (stare decisis) bulunmamaktadır; her somut olay kendi koşulları içinde değerlendirilir. Ancak Ceza Genel Kurulu kararlarının, alt derece mahkemelerince yüksek oranda takip edildiği ve direnme kararlarının bozulma riskinin de göz önünde bulundurulduğu düşünüldüğünde, bu kararın uygulamada fiilen çok güçlü bir yönlendirici etkiye sahip olduğu söylenebilir. Bu gelişme, yalnızca somut olayın tarafları için değil, kıyı şeridinde faaliyet gösteren tüm işletmeler ve deniz kıyısından yararlanmak isteyen her vatandaş için önemli hukuki sonuçlar doğurmaktadır.

Konunun hukuki temeli, aslında yeni bir düzenlemeye değil, uzun süredir yürürlükte olan ancak uygulamada zaman zaman göz ardı edilen anayasal ve yasal hükümlere dayanmaktadır. Anayasa’nın 43. maddesi, kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ve toplumun ortak kullanımına açık olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu hüküm, kıyıların hiçbir gerçek veya tüzel kişinin özel mülkiyetine konu edilemeyeceğini ve herkesin eşit biçimde bu alanlardan yararlanabilmesi gerektiğini ortaya koyar. 3621 sayılı Kıyı Kanunu ise bu anayasal ilkeyi somutlaştırarak, deniz, göl ve akarsularda kıyı çizgisinden itibaren belirli bir mesafede yapılaşmaya izin vermemekte ve bu alanların kamu yararına tahsis edilmesini zorunlu kılmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, kararında tam olarak bu çerçeveyi hatırlatmış ve kıyı kullanımının bir ayrıcalık değil, herkes için eşit bir hak olduğunu vurgulamıştır.

Somut olayda, halk plajı statüsündeki bir alanda denize girmek isteyen bir vatandaşın, orada faaliyet gösteren özel işletme çalışanı tarafından tehdit edilerek ve zorla alandan çıkarılması, yalnızca idari bir uyuşmazlık olarak değil, doğrudan ceza hukuku kapsamında değerlendirilmiştir. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta, suçun oluşumu için salt “burası özel işletme alanı, buradan ayrılın” şeklinde bir sözlü uyarının yeterli olmadığıdır; mahkemenin mahkûmiyet kararına dayanak teşkil eden unsur, vatandaşın hareket özgürlüğünü fiilen kısıtlayan cebir, tehdit veya zorla uzaklaştırma niteliğindeki somut müdahaledir. Bu ayrım, kararın kapsamının doğru anlaşılması açısından belirleyicidir: bir işletmenin yalnızca ticari alanının sınırlarını sözlü olarak hatırlatması ile vatandaşı tehdit ederek veya fiziken müdahale ederek denizden/sahilden uzaklaştırması arasında hukuken önemli bir fark bulunmaktadır. Somut olayda ikincisi gerçekleşmiş ve mahkeme, bu müdahaleyi Türk Ceza Kanunu’nun 109. maddesinde düzenlenen “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma” suçu kapsamında görerek işletme çalışanına 1 yıl 8 ay hapis cezası vermiştir. Talimatı veren işletme yetkilisi ise azmettirme hükümleri çerçevesinde aynı miktarda cezaya çarptırılmıştır. Kanunda öngörülen ceza aralığı 1 yıldan 5 yıla kadar hapis olup, mağdurun çocuk veya engelli olması, cebir kullanılması ya da fiilin birden fazla kişi tarafından işlenmesi gibi durumlarda cezanın ağırlaştırılabileceği de unutulmamalıdır.

Bu kararın vatandaşlar açısından anlamı oldukça nettir. Herhangi bir plaj işletmesinden şezlong, şemsiye veya benzeri bir hizmet satın almak zorunda kalmadan, kamuya açık kıyı alanlarında havlu sererek denize girme hakkı hukuken güvence altındadır. İşletmelerin ruhsat sahibi olması veya belirli bir alanda ticari faaliyet yürütmesi, o alan üzerinde sınırsız bir hakimiyet kurdukları ve dilediğince vatandaşı zorla uzaklaştırabilecekleri anlamına gelmemektedir. Kıyı, niteliği itibarıyla kamu malı statüsündedir ve bu statü, ticari kullanım izinleriyle ortadan kaldırılamaz. Dolayısıyla bir işletmenin fiilen sahil şeridini şezlonglarla çevirip parsellemesi, ücret ödemeyen vatandaşları tehdit veya cebirle alandan uzaklaştırması ya da sahile girişi fiziken engellemesi, hem idari yaptırımlara hem de somutlaşmış biçimde cezai sorumluluğa yol açabilecektir.

İşletmeler açısından bakıldığında ise kararın, plaj işletmeciliğini tamamen yasakladığı şeklinde yorumlanması doğru değildir. Mevzuata uygun şekilde ücret karşılığında şezlong, şemsiye, yiyecek-içecek gibi hizmetler sunmak halen mümkündür ve bu ticari faaliyet meşrudur. Kararın çizdiği sınır, bu hizmetlerin sunulması gerekçesiyle kıyının tamamının sahiplenilmesi, fiziki veya fiili sınırlar oluşturularak kamusal kullanımın engellenmesi ve ücret ödemeyen vatandaşların cebir veya tehditle denize erişiminin kısıtlanmasıdır. Bu noktada işletmelerin, personellerine verdikleri talimatları ve sahadaki uygulamalarını yeniden gözden geçirmesi büyük önem taşımaktadır. Zira karardan da görüleceği üzere, doğrudan müdahaleyi gerçekleştiren çalışanın yanı sıra, bu yönde talimat veren yönetici de azmettirme hükümleri çerçevesinde cezai sorumluluktan muaf değildir.

Kararın bir diğer önemli boyutu, sürecin işleyiş biçimiyle ilgilidir. Kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçu, şikâyete tabi suçlardan olmayıp kamu davası açılmasını gerektiren suçlar arasında yer almaktadır. Bu nedenle mağdurun bizzat şikâyetçi olması beklenmeksizin, olaya tanık olan üçüncü bir kişinin ya da görevli kolluk biriminin ihbarı üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından resen soruşturma başlatılabilmektedir. Vatandaşların kıyı erişiminin engellendiği durumlarda 112 Acil Çağrı Merkezi’ne veya kolluk kuvvetlerine başvurabilmesi de bu bağlamda pratik bir öneme sahiptir.

Bu emsal kararın uygulamada ne tür sonuçlar doğuracağı, önümüzdeki turizm sezonlarında daha net biçimde görülecektir. Beklenen ilk etki, kıyı kullanımı denetimlerinin sıklaşması ve belediyeler ile kıyı kenar çizgisi tespitinden sorumlu idarelerin, işletmelerin fiilen işgal ettiği alanları daha yakından takip etmesidir. Aynı zamanda, benzer mağduriyet yaşayan vatandaşların bu kararı örnek göstererek hem idari hem cezai süreçlere başvurma eğiliminin artması muhtemeldir. İşletmeler bakımından ise sahadaki uygulamaların mevzuata uyumlu hale getirilmesi, personel eğitimlerinin bu doğrultuda güncellenmesi ve olası uyuşmazlıklarda hukuki risklerin önceden değerlendirilmesi kritik bir ihtiyaç haline gelmektedir.

CN Avukatlık Ofisi bu alandaki gelişmeleri yakından takip etmekte ve gerek bireysel vatandaşların kıyı erişim haklarının korunması gerekse turizm ve plaj işletmeciliği alanında faaliyet gösteren firmaların mevzuata uyumlu bir işletme modeli oluşturması konusunda kapsamlı hukuki destek sunmaktadır. Kıyı hukuku, ceza hukuku ve idare hukukunun kesiştiği bu tür karmaşık uyuşmazlıklarda doğru stratejinin belirlenmesi, hem mağdur olan vatandaşlar hem de işletmeler için büyük önem taşımaktadır.

Benzer bir mağduriyet yaşadıysanız veya işletmenizin mevzuata uygunluğunu değerlendirmek istiyorsanız, detaylı bilgi ve hukuki danışmanlık için CN Avukatlık Ofisi ile iletişime geçebilirsiniz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir