Tarihin akışını değiştiren anlar, her zaman görkemli savaş meydanlarında, top sesleri arasında veya sarayların altın varaklı salonlarında yaşanmaz. Bazen bir medeniyetin kaderi, sisli bir İngiliz kasabasında, birkaç koyun ve bir çoban üzerinden yazılır.
Yıl 1601. İngiltere’de sıradan gibi görünen ama modern hukukun DNA’sına işlenecek bir dava görülmektedir: Twyne’s Case.
Hikâye basittir: Pierce adında bir adam, Twyne’a 400 sterlin borçludur. Ancak Pierce’ın peşinde başka bir alacaklı daha vardır ve o da dava açmıştır. Pierce, mallarını bu ikinci alacaklıdan kaçırmak için kâğıt üzerinde kusursuz bir hamle yapar: Tüm koyunlarını, ev eşyalarını ve hatta üzerindeki kıyafetleri gizli bir sözleşmeyle güya bir arkadaşına “satar.”
Fakat İngiliz yargıçların gözünden kaçmayan ve bugün modern hukukun temelini oluşturan bir “kusur” vardır. Pierce, sattığını iddia ettiği koyunları teslim etmemiş, bizzat gütmeye devam etmiştir. Dahası, koyunların üzerine yeni sahibinin değil, kendi markasını vurmuştur. Sözde alıcı iyi niyetli gibi davransa da ortada el değiştiren gerçek bir para yoktur. Mahkeme, bu kurguyu reddeder ve tarihe “fraudulent conveyance” (alacaklıdan mal kaçırma) doktrini olarak geçecek o meşhur kararı verir. Kâğıt üzerindeki şekli şarta değil, işlemin ardındaki asıl niyete, yani “muvazaaya” bakılmıştır.
Bugün Türk Borçlar Kanunu Madde 19’da (muvazaa) veya İcra İflas Kanunu’ndaki “tasarrufun iptali” davalarında tecelli eden mantığın nirengi noktası, tam 425 yıl önce o İngiliz mahkemesinde şekillenmiştir.
Peki, bu davayı bir hukuk tarihi anekdotu olmaktan çıkarıp, felsefi ve tarihsel bir yüzleşmeye dönüştüren şey nedir?
Kılıçtan Keskin Çizgiler: İmparatorlukları Büyüten Adalet Terazisi
İngiliz yargıçların 1601’de verdiği bu karar aslında tarihi bir hakikatin yeniden keşfinden ibaretti: Büyük medeniyetler kılıçla kurulur, ancak yalnızca adaletle yaşar ve dünyaya hükmederler.
Tarih sayfalarını biraz geriye, günümüzden 2500 yıl öncesine çevirdiğimizde manzara değişmez. Pers İmparatorluğu’nun kurucusu Büyük Kiros (Cyrus), fethedilemez denilen Babil’e girdiğinde, kan dökmek ve yağma yapmak yerine tarihin ilk insan hakları bildirgesi sayılan meşhur “Kiros Silindiri”ni kazıtmıştır. Köleleri özgürleştiren, sürgündeki halklara vatanlarına dönme hakkı veren, herkesin inancına ve mülkiyetine dokunulmazlık getiren bu emsalsiz adalet anlayışı; Persleri sıradan bir istilacı kavim olmaktan çıkarıp, o güne dek dünyanın gördüğü en muazzam imparatorluğa dönüştürmüştü. Güç, kılıcın keskinliğiyle değil, hakkın teslim edilmesiyle sınırları aşmıştı.
Aynı sarsılmaz kanuniyet, çöllerden doğup dönemin iki süper gücünü (Bizans ve Sasani) titreten Hz. Ömer’in adaletinde de vücut bulmuştu. İslam tarihinin en ihtişamlı genişleme dönemi, salt askerî bir dehanın değil, “Adalet mülkün (devletin) temelidir” düsturunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Üzerinde yamalı bir hırkayla kıtalara hükmeden Hz. Ömer’i “El-Faruk” (hak ile batılı ayıran) yapan şey, kendi öz oğlunu bile kanun karşısında kayırmayan, gayrimüslim bir tebaanın hakkını kendi valisine karşı amansızca savunan o sarsılmaz hukuk iradesiydi. Fethedilen topraklardaki halkların direnmek yerine bu yeni idareye sığınmasının yegâne sebebi, Hz. Ömer döneminin kılıçlardan bile hızlı yayılan o mutlak adalet anlayışıydı.
Eşzamanlı İki Dünya, İki Farklı Yörünge
İşte 1601 yılında, İngiltere kendi içinde bir çobanın koyunları üzerinden mülkiyetin, sözleşmenin ve dürüstlüğün sınırlarını çizerken; Doğu’da, Osmanlı İmparatorluğu gücünün doruklarında, Avrupa’nın kalbine korku salan devasa bir askerî makineydi. Ancak o dönemin şaşaası, içeriden çürümeye başlayan bir sütunun yaldızları gibiydi.
Hâlbuki Osmanlı’nın bir cihan devleti olmasının sırrı, aynen Büyük Kiros veya Hz. Ömer dönemlerinde olduğu gibi, kuruluş ve yükseliş dönemindeki o mutlak adalet inancında gizliydi. Fatih Sultan Mehmet’in, bir Rum mimar (Sina/Atik Sinan) ile olan anlaşmazlığında sıradan bir vatandaş gibi Kadı Hızır Bey’in karşısına çıkması ve mahkemenin, cihan padişahının kolunun kesilmesine (kısasa) hükmetmesi, bir medeniyetin zirve noktasıdır. O gün o mahkeme salonunda, padişahın kılıcından daha keskin olan tek şeyin “hukuk” olduğu tescillenmişti. Hukukun üstünlüğü, Osmanlı’ya fethettiği topraklarda meşruiyet ve sadakat sağlamıştı.
Ancak zamanla bu terazi şaştı. Kanunnamelerin yerini keyfilik, kadıların bağımsızlığının yerini saray entrikaları, hakkın yerini ise iltimas aldı. Adalete verilen önemin azalmasıyla birlikte liyakat çöktü, mülkiyet güvencesi ortadan kalktı. Müsadere (devletin el koyması) korkusu, sermayenin birikmesini engelledi. Fatih’in kolunu kesmeye cüret eden o yüce adalet anlayışından; rüşvetle, adam kayırmayla ve keyfi fermanlarla işleyen bir sisteme geçildiğinde, imparatorluğun fikrî ve iktisadi inkırazı (çöküşü) da resmen başlamış oldu.
Çarkları Döndüren Gerçek Güç: Kömür Mü, Adalet Mi?
Bugün tarihçiler ve sosyologlar, Doğu’nun neden geri kaldığını tartışırken genellikle Sanayi Devrimi’ne, matbaanın geç gelmesine, coğrafi keşiflere veya teknolojik yetersizliklere atıf yaparlar. Bunlar kolaycı ve yüzeysel açıklamalardır. Asıl sorulması gereken soru şudur: Sanayi Devrimi neden İngiltere’de patlak verdi?
Buhar makinesini icat eden zekâ, dünyanın başka yerlerinde yok muydu? Elbette vardı. Ancak bir buhar makinesi yapmak, fabrika kurmak ve kıtalararası ticaret yapmak için teknoloji tek başına yetmez. Sermaye gerekir. Sermaye ise dünyanın en ürkek kuşudur; sadece kendini güvende hissettiği, mülkiyet hakkının kutsal sayıldığı, alacaklının hakkının 1601 yılındaki Twyne’s Case davasında olduğu gibi devlet güvencesine alındığı dallara konar.
İngiltere’yi “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” yapan şey, salt donanması veya sömürgeleri değildi; Londra’daki bir mahkemenin, kralın bile dokunamayacağı bir adalet dağıtması, ticari hayatı öngörülebilir kılmasıydı. Kimse malının keyfi olarak elinden alınmayacağını, kimsenin hileli yollarla borcundan kaçamayacağını biliyordu. Hukuk güvenliği, inovasyonu ve yatırımı doğurdu; inovasyon ise Sanayi Devrimi’ni.
Adaletin Acımasız Faturası
Bir toplumda teknoloji ithal edilebilir, fabrikalar satın alınabilir, devasa köprüler ve gökdelenler inşa edilebilir. Ancak adaleti, mülkiyet hakkını, hukukun üstünlüğünü ve sözleşme ahlakını ithal edemezsiniz.
Fatih döneminde “hukukun üstünlüğünü” padişahın dahi üstüne koyan bir imparatorluğun, yamalı hırkasıyla dünyaya kanun dağıtan Hz. Ömer’in mirasını devralanların, bu değerleri yitirdikçe nasıl teknolojik ve askeri bir enkaz haline geldiği; buna karşın 1600’lerde bir çobanın borcu üzerinden ilmek ilmek evrensel hukuk kuralları ören bir ada ülkesinin nasıl dünyaya hükmettiği, tarihin bize bıraktığı en sarsıcı derstir.
Hukuk, binaların üzerine inşa edildiği görünmez temeldir. Eğer temel çürükse, o binanın çatısına kurduğunuz güneş panellerinin, içine yerleştirdiğiniz son teknoloji cihazların hiçbir anlamı yoktur. Adalete gereken önemi vermeyen, hukuku “güçlünün kılıcı” veya “kitabına uydurma sanatı” olarak gören her toplum, yaldızlı binaların içinde tarihsel bir gecekondu hayatı yaşamaya, başkalarının ürettiği teknolojinin pazarı olmaya ve nihayetinde medeniyetler yarışında silinip gitmeye mahkûmdur.
Çünkü tarih bize şaşmaz bir kesinlikle şunu söyler: Koyunlarının ardındaki gerçeği görebilen mahkemeleriniz yoksa, o koyunları otlatacak meralarınızı da eninde sonunda kaybedersiniz.
Av. M.Agah ÇEÇEN











İlk yorum yapan siz olun