İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

AVUKATIN SAVUNMA ÖDEVİ VE SINIRLARI: YARGITAY’DAN 1975 TARİHLİ EMSAL KARAR

Avukatlık mesleğinin en temel ilkelerinden biri, müvekkilin çıkarlarını azami ölçüde koruma ve savunma görevidir. Bu görevin ifası sırasında avukatın ne ölçüde sert ve etkili olabileceği, karşı tarafın kişilik haklarına yönelik ifadelerinin hukuka aykırılık teşkil edip etmediği, mesleki sorumluluk ve tazminat davalarının önemli tartışma konularından biridir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 02.05.1975 tarihli ve 1974/1160 Esas, 1975/5782 Karar sayılı kararı, bu dengeyi kuran ve hâlâ güncelliğini koruyan temel içtihatlardan biridir.


Dava Konusu

Davacı, bir başka davada davalı sıfatıyla yargılanan kişidir. Davalı avukat, müvekkili adına İstanbul 2. Ticaret Mahkemesi’nde açtığı olumsuz tespit davası dilekçesinde, davacıyı “sicilli bir dolandırıcı” olarak nitelemiş ve bu sıfatla mahkûmiyetlerine ilişkin Resmî Gazete ilânını dilekçesine eklemiştir. Bunun üzerine davacı, avukat hakkında kişilik haklarının ihlâl edildiği gerekçesiyle manevi tazminat davası açmıştır.

Mahkeme, avukatın savunma hakkı çerçevesinde hareket ettiğini kabul ederek davanın reddine karar vermiş, davacının temyizi üzerine dosya Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne gelmiştir.


Yargıtay’ın Hukuki Değerlendirmesi

Yargıtay, kararında öncelikle avukatlık mesleğinin niteliğini ve savunma hakkının kapsamını belirlemiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1, 2, 34 ve 35. maddelerinden hareketle, avukatlığın kamu hizmeti niteliğinde bir serbest meslek olduğunu, amacının adalet hizmetine katkı sağlamak ve hukukun doğru uygulanmasına yardımcı olmak olduğunu vurgulamıştır.

Kararda, avukatın ne müvekkilinin buyruğu altında ne de onun yalnızca çıkarları peşinde olduğu; asıl ödevinin hukukun üstünlüğünü sağlamaya yönelik olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle avukata, mesleğini icra ederken geniş bir serbesti tanınması gerektiği ifade edilmiştir.

Savunma Dokunulmazlığı ve Sınırları

Yargıtay, doktrindeki baskın görüşe atıfla, savunma durumundaki kişileri veya onları temsil eden avukatların, karşı tarafın, tanıkların veya bilirkişilerin kişilik haklarını ihlal edici iddialar ileri sürmek zorunda kalabileceklerini kabul etmiştir. Bu bağlamda “savunma dokunulmazlığı” kavramı, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 486. maddesi (dönemin hükmü) ile de desteklenmiştir: Bir dava sırasında taraflar veya vekillerince mahkemeye verilen dilekçelerle sözlü savunmada sarf edilen şeref ve haysiyet kırıcı sözlerden ötürü cezai kovuşturma yapılamayacağı öngörülmüştür.

Ancak Yargıtay, bu dokunulmazlığın mutlak ve sınırsız olmadığının altını çizmiştir. Ceza Kanunu’nun aynı maddesinin 3. fıkrası, talep halinde manevi tazminata hükmedilebileceğini yani hukuki sorumluluğun devam ettiğini düzenlemektedir. Keza HUMK’nın 70 ve 78. maddeleri de savunmanın sınırlarını belirlemekte, okunamayan ve münasebetsiz belgelerin iade edileceğini hükme bağlamaktadır.

Kararda, savunma dokunulmazlığının sınırı “haklı yararların korunmasının çizdiği sınır” olarak belirlenmiştir. Bir avukatın sorumluluğunu gerektirecek hukuka aykırılık, şu hallerde ortaya çıkar:

  • Savunma, davanın amacının haklı gösterdiği ölçüyü aşmışsa,

  • Objektif bir tartışma sınırını aşıp, karşı tarafın kişiliğini hedef alan, onu küçük düşürmeye yönelik saldırı niteliğindeyse,

  • Yersiz, icapsız veya davanın esasına yararlı olmayan biçimde kişilik haklarını ihlal ediyorsa.

Buna karşılık, savunma gerçekten esasa yararlı, etkili hatta zaruri olduğu takdirde, avukatın kullandığı sert ifadeler hukuka aykırı sayılmaz.

Somut Olayın Değerlendirilmesi

Yargıtay, davaya konu 6 Şubat 1973 tarihli dilekçeyi bütünüyle incelemiştir. Dilekçede, davacı hakkında daha önce açılan ve kesinleşen mahkûmiyet kararlarının Resmî Gazete’de yayımlandığı, ayrıca davaya konu olay nedeniyle hakkında emniyeti suistimal ve dolandırıcılık davası bulunduğu belirtilmiştir. Avukatın, müvekkili adına açtığı dava, sahte düzenlenen bir bononun istirdadı ve borçlu olunmadığının tespitine ilişkindir. Bu tür davalarda tarafların kişiliklerinin ve güvenilirliklerinin önemli olduğu objektif bir olgudur. Dolayısıyla avukatın, müvekkilinin savunmasını güçlendirmek amacıyla davacının mahkûmiyetlerini ve devam eden ceza davasını dile getirmesi, davanın amacına ve esasına yararlı, hatta zorunlu bir savunma aracı olarak değerlendirilmiştir.

Yazının üslubu, amacın yalnızca davacının kişilik haklarını ihlal etmek olmadığını, meşru bir savunma amacı taşıdığını göstermektedir. Bu nedenle Yargıtay, yerel mahkemenin davanın reddine ilişkin kararını onamıştır.


Kararın Günümüz Hukuku Açısından Anlamı

1975 yılında verilen bu karar, günümüzde de avukatlık meslek etiği ve sorumluluk hukuku açısından temel referanslardan biridir. Kararda ortaya konan ilkeler, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun bugünkü 34. maddesinde de açıkça ifade edilmiştir: “Avukat, yüklendiği görevi, bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde yerine getirmekle ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmakla yükümlüdür. Avukat, yargı organlarına, hakemlere, karşı tarafa ve iş sahibine karşı bu görevlerini yerine getirirken, meslek onurunu ve saygınlığını korumak, aynı zamanda barış ve güveni sağlamak için gerekli özeni gösterir.”

Ancak kararın da vurguladığı gibi, savunma özgürlüğü sınırsız değildir. Günümüz uygulamasında, avukatın kullandığı ifadelerin hukuka aykırılığı değerlendirilirken şu kriterler göz önünde tutulmaktadır:

  • İfadeler, davanın konusu ve iddiaların niteliği ile bağlantılı mıdır?

  • İleri sürülen hususlar, somut delillere dayanmakta mıdır yoksa tamamen asılsız iddialar mıdır?

  • Kullanılan üslup, objektif bir savunma sınırını aşmakta mıdır?

  • İfadeler, yalnızca karşı tarafı küçük düşürmeye, rencide etmeye yönelik kişisel bir saldırı niteliği taşımakta mıdır?


Sonuç

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 1975 tarihli bu kararı, avukatlık mesleğinin doğası gereği müvekkili savunurken sert, hatta merhametsiz bir üslup kullanılabileceğini, ancak bunun davanın esasına yararlı ve haklı yararı koruma sınırları içinde kalması gerektiğini ortaya koymaktadır. Karar, avukatların savunma dokunulmazlığından yararlanabilmeleri için, kullandıkları ifadelerin konuyla ilgili, ölçülü ve amacı aşmayan nitelikte olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Bugün de avukatların manevi tazminat sorumluluğuna ilişkin davalarda Yargıtay, bu kararda belirlenen ilkeler çerçevesinde değerlendirme yapmakta; mesleki ödev ile kişilik hakları arasındaki hassas dengeyi korumaktadır. Avukatlar için yol gösterici olan bu içtihat, aynı zamanda hukuk sistemimizin savunma hakkına verdiği değeri ve bu hakkın sorumlulukla birlikte kullanılması gerektiğini göstermesi bakımından da önemini korumaktadır.


Bu makale, cecenhukuk.com için hazırlanmış olup, bilgilendirme amacı taşımaktadır. Hukuki sorunlarınız için mutlaka bir avukata danışmanız önerilir.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir